11 Kasım 2008 Salı

Aşkın Elif Hali

VE DAHİ CÜMLE BALIKLARIN ÖZLEMİYKEN İÇİNDE BİR PEYGAMBERLE YAŞAMAK!

LAL OLMUŞ DİLLERİN ARDINDA İHANETİN ESKİTEMEDİĞİ BİR UMUT VARDIR ORADAN GİRİLİR AŞKIN ELİF HALİNE!

BIRAK GÖZLERİMDEN GÖRMEYİ KENDİNİ, SOĞUK BİR UÇURUM İÇİMDE, BAŞINDA AĞLAYAN BENİM!

DUDAKLARA ÖPÜCÜK, KALBE HANÇER!

Aşkın Elif Hali'nden İskender Pala

21 Ekim 2008 Salı

Pazar Notları -yine! :)

Hangisi bizi daha iyi anlatır? Yaşadıklarımız mı, yoksa yaşamımız boyunca kurduğumuz hayaller mi? İkisi de, demek kestirme ve kolaycı bir cevap! Ama doğru mu? Haydi düşünelim biraz.

Tünel’deki kafelerden birinde oturmuş sevgilisini bekliyor genç kız. Beklerken gazete okuyor. Beklenen geciktikçe gecikiyor... Her telefon konuşmasında yüzü biraz daha buruşuyor, sıkıntısı biraz daha artıyor genç kızın. Masaya ilk oturduğunda bütün bedenine egemen olan heyecandan artık eser yok! Sokaktan geçen her dilenciye para vermeye başlıyor genç kız. Sonra akordeoncu kızın kardeşinin uzattığı şapkaya para koyuyor kalem, mendil satan ihtiyardan uyduruk bir kalem bile alıyor... Epey sonra genç adam geldiğinde, ona da bir sokak satıcısı hatta bir dilenci gibi davranıyor genç kız. Öyle gülümsüyor ki, bir an genç adamın karşılığında kıza bir paket mendil uzatacağını sanıyorum!

80’lerden sonra feci bir hastalık yayıldı bu ülkeye! Muktedir olmanın ahlaklı olmakla aynı şey olduğu inancı... Ahlaksız bir inanç!

Gaz odaları, toplama kampları, SS’ler, savaş, ırkçılık... Hepsi “yüksek ahlak”ın zorunlu kıldığı toplumsal ödevlerdi Nazilere göre... “Yüksek ahlak”lara heves etmek ahlaklılık değil, en kötüsünden güç siyasetidir. Oysa ahlak berrak bir su gibidir, aziz ve yalın. Yükseltilmekten ve alçaltılmaktan korkar gerçek ahlak!

Ahlaklı olmak... Bunu göze almak gerekir. Kavgayı göze almaya benzer bazen, çoğu zaman da işsiz kalmayı göze almaya.

Boş konuşmak ne güzeldir! Hem içimizi ısıtır hem de bizi birbirimize ısındırır. O yüzden boşuna değildir boş konuşmalar...

Gök mavisi 67 model bir Mustang gibi geçip gidiyor bu yaz... Bir iki kez içine atlayıp gazladım ya, bu bana yeter, diyor içimdeki yeni yetme! Ama kuytuya çekilmiş buruk buruk gülümseyen içimdeki ihtiyar “daha kaç yaz kaldı ki” diye soruyor. Ben ikisi arasında salınıp durmaktan yorgunum!

Ne zaman kalabalık içine girseler, adam öne geçip yürürken belli belirsiz biçimde elini geriye uzatıp kadını arıyor. Beni takip et, bana tutun, der gibi... Aralarında bir ilişki var mı, yok mu, olacak mı? Bundan ikisi de emin değil o sırada! Kadın boğulmakta olan birinin atılan can simidine tutunması gibi hemen yapışmak istiyor o ele, tutup hiç bırakmamak istiyor! Yapamıyor! Hem atılgan davranmış olmaktan hem de etraftakilerden çekiniyor! Ne garip! O günlerin üzerinden yıllar geçtikten ilişkileri başlayıp bittikten çok sonra bile hep o eli özlüyor kadın!

Haşmet Babaoğlu

MUNGAN ziyafeti -dönülmez sözler verdim, döndüğümde çaresine bakarım.

"dilsizdir bazı yaralar söylemez sahibini"

"yüzün bir madencinin akşamları gibi yeryüzü bana."

"her aşk ilk yarayı derinleştirir, bir kere daha söyler söyleyeceğini"

"çünkü aşk siyasettir, kalbi örgütler geleceğe."

"bunca tükenmişken yıldızların, gecene çekilmiyorsun."

"yalnızca kendini kavurur ölü kömür, sen de öylesin."

"kaç şiir borçlu kaldım sana."

"her aşk bir öncekiyle kendini terbiye eder."

"bir kere olsun unutmak için beyhude bin kelime!"

"yedi rekat günah kıldım bedeninde
dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
ihmalin uzak meleğine teninde aldandım
yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
tarih kadar yalnız,
aşka aşina, acıya unatkandım."

"alacanım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacanım,
indi mi göğsüne heves?"

"ölümü göze alan yaşamasını da bilir."

"zamanın malıyız hepimiz."

"eskiden olsa aşk derdim,
şimdi vedalaşmak diyorum buna."

"ilk şiirimi üzerine kazıdım ben
ben kendimi ilk şiirimde düşürdüm
çok alındım kendimden."

"onca sevdim de bir yüzünü görmedim aşk, bak yine sabah oldu."

"onca sevdim de bir yüzünü görmedim aşk her seferinde peçen gözümde kaldı."

"artık hiçbir aşk kalbimi yatıştıramaz,
bırak kendimin sonuna geleyim.
........
benden habersiz öğrendi içim:
meğer yokmuş zaman."

"bazı kalplerin kaderidir aşk."

"dönülmez sözler verdim, döndüğümde çaresine bakarım."
Murathan Mungan

HALİL CİBRAN şaheseri



"ve O'na baktım 
ve ruhum titredi;
çok güzeldi.
bedeni tekildi.
ve sanki her bir uzvu,
diğerini seviyordu."

Halil Cibran

alıntılar

"hatırlanan şeyler, az olan şeylerdir. demek ki, aşk ilişkileri genişledikçe akılda kalanlar azalır." çetin altan

"herkesin ölüme bir bakışı var. ölüm gelir, senin gözlerinle bakar." Cesare Pavese

"her aşk, göze aldıklarının toplamıdır." yıldırım türker

"ki yaşamak, hiç durmaksızın flört etmek değil midir?" tomris uyar

"daha, diyebilmek çok önemlidir." 

"öteki'ni bulamamanın temel gerekçesi kendini gözden kaybetmektir."

"aşkın (aşığın) gözünün görmediği doğru değildir: doğru olan, onun başka birşey görmediği, başka bir noktaya bakmadığıdır." Enis Batur

"ideal evlilik ilişkisi her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye, muhtaç olmadığı zaman kurulandır." Irvin D. Yalom

"devir döndü; zaman yine piç oldu." teslim abdal



31 Temmuz 2008 Perşembe

söz

İyi ki de, adımın önünde bir ünvanım, rütbem, makamım mevkim, kürsüm, etiketim, sıfatım yok -adımın üç-beş harfi bile bana ağır gelirken- AHMET ÇUHACI

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Yalan dünya, her şey yaldız!

Küçücükken yakalanırız tuzağa!
Mecburiyetlerimizi seçim; arkadan itilerek düştüğümüz yollarda yürümeyi özgürlük sanmaya küçücükken başlarız.

Çalışıp elde ettiklerimizin tatmin edeceğini; sonra kendi yolumuza gideceğimizi söylerler; yalandır, ihtiyaçlar amip gibi çoğalır; hep elde edemediklerimiz daha fazladır, tatminsizlik kaderdir.

Sevdiklerimiz bizden hep bir şeyler bekler, bu konuda da bayağı açık sözlüdürler. Ama biz sevdiklerimizden ne beklediğimizi tam olarak dile getiremeyiz.

Kafalıyızdır da kafamız hep karışıktır.

Kısa, hatta bazen çok kısa veya bazen çok uzun yaşarız ama hep tükenerek ve ne için tükendiğimizi tam olarak bilemeden harcarız zamanı!

Öyle bir dünyadır ki bu...

Cila boyadan kalındır.

Gizli melankoli açık neşeden daha güçlüdür.

Arzu, dizginlenemez bir yaramaz çocuk gibidir.

Sevgi, sevilenleri mutlu, sevenleri mutsuz eden türdendir.

“Yaşam sevinci”nin kapısında akbabalar bekler.

Uyku, ya sarhoşluğun ya da uyku haplarının tekelindedir.

Çalışmak, şık köleliktir.

Ve bütün bunların en yaldızlı, en gösterişli biçimde elde edilmesine ise “başarı” denir.

Tuzak dediğim budur.

Günümüz insanının hali!
***


Ruslana’yı bilir misiniz?

Nereden bileceksiniz!

Belki gazete haberlerinde dikkatinizi çekmiştir. Belki Hürriyet’in Pazar ekinde Tolga Tanış’ın onun ölümü üzerine yazdıklarını okumuşsunuzdur.

O çocuk yüzlü, mevzun vücutlu Rus kızlarındandı Ruslana Korşunova.

Ünlü bir fotomodeldi.

15 yaşında ünü yakalamış, kısa sürede kapağı New York’a atmıştı.

Upuzun saçları vardı.

En ünlü dergilerin kapaklarını süsleyen yüzünde ilk dikkati çeken hüzünlü gözleriydi.

Geçen hafta, doğum gününün gecesinde Water Street’teki evinin balkonundan kendini aşağı fırlattı.

Bunu yapmasaydı, 21 yaşında olacaktı.
***


Neden Ruslana’dan söz ettim?

Çünkü o “aferin, bak başardı” denilen yaşam biçimlerini yakalamış insanların güler yüzünün arkasındaki gözyaşının temsilcisiydi.

Malum...

Mutluluk, başarı ve refah denilen zokayı yutmuş olanlar arka planda ne dramlar yaşadıklarını yine medyada anlatıp pazarlamıyorlarsa, hiç umursamıyoruz.

Ruslana bu anaforun içinde kaybolup gitti...

1.73 boyundaki güzel bedeninin kaldırımda paramparça halini Fox kanalı arsızca ve hiç sansürlemeden yayınladığı ana kadar kimse genç modelin gerçekten bir “hayat”ı olabileceğini düşünmemişti sanki! Moda sektöründeki arkadaşları bile!

Şimdi gazeteler art arda bilgileri döküyorlar ortaya.

15 yaşından beri beş kez intihara teşebbüs etmiş...

Bir yıldır modelliği bırakmak istiyormuş...

Bütün parasını hâlâ Kazakistan’da yaşayan annesine ve erkek kardeşine gönderiyor, kendisi New York’ta arkadaşlarından borç alarak yaşıyormuş..

Ha! Bir de... Zamanında bir fotoğraf için ne büyük paralar kazandığını yazan ve okurunun alçak duygularını gıdıklayan dergiler şimdi Ruslana’nın küçücük ve sevimsiz bir stüdyo dairede yaşadığının altını özellikle çiziyorlar.

“Yalan dünya” diye buna denir, değil mi?

Bembeyaz karın altındaki pis çamur...

Kazançlı magazin hikâyelerinin ardındaki irinli gerçeklik...

Artık Ruslana yok! Ama sırada bekleyen Ruslana’lar o kadar çok ki!
***


Yine de bu yazdıklarımı belli bir kişi hakkında trajik bir haber yorum olarak okumazsınız, umarım!

Çünkü bu yaldızlar, bu yalanlar...

Bu çıkmaz yola son sürat dalmalar...

Bu kimselere söyleyemediğimiz sıkıntıların üzerini örten gülücüklerle dolu podyumlar...

Bunlar günümüz şehirli insanının tümünün hikâyesi!

Haşmet Babaoğlu

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Pedro Almodovar

Dünyaca ünlü İspanyol yönetmen. (kırmızı rengi kullanmadığı sahne neredeyse yok gibi. eşcinselleri, hayat kadınlarını konu edinmeyi çok seviyor. film müzikleri ENFES! Pink Martini, Chevale Vargas, Alberto Iglesias gibi isimlerle çalışıyor ki, otur ağla. :)

Filmleri:
pepi, luci ve bom
tutku labirenti
karanlık arzular
bunu hakedecek ne yaptım
arzunun kanunu
matador
sinir krizinin eşiğindeki kadınlar
bağla beni
yüksek topuklar
kika
sırrımın çiçeği
çıplak ten
annem hakkında herşey
konuş onunla
kötü terbiye
dönüş

BARAKA

Yönetmen: Ron Frickle
Müzik: Micheal Stearns
ABD yapımı, 1992
96 dk.

24 ayrı ülkede çekilmiş, 5 yılda tamamlanmış.70 mm kamera kullanılmış. Amerikalı çağdaş filozof JosephCampbell'in "The Power of Myth" adlı eserinden yola çıkılarak çekilmiş. Montreal'da yarışma dışı en iyi uzun film ödülünü almış.

BARAKA; Arapça "nefes verme" demek. yine Arapçada "bereket"in okunuşu.. ya da, tahta, çinko, sac gibi hafif şeylerden yapılmış, temelsiz, eğreti yapı demek. Mısır menşeili su markası. Sufi kökenli bir sözcük, soluk, kutsama anlamlarını da taşıyor. "Hayatın özü"
Kudüs'te Ağlama Duvarı, Japonya'da kar maymunları, İstanbul'da Galata Mevlevihanesi'nden ve dünyanın dört bir yanından görüntüler var.

alıntılar

"ne tuhaf, bütün duygular ve anların, kaderin bir noktasında birbirine dönüşmesiyle ilerliyor hayat. hayat da tıpkı bir film gibi birbirinekatlanan sahnelerle ilerliyor."

"hani bazı evler vardır, bütün pencereler ardına kadar açık da olsa, içeride asılı kalmış havasızlık bir türlü gitmez."

"içi boşalmış bir sabahlık, birdenbire ölümü herşeyden çok daha iyianlatabiliyor. eşya da insandan böyle alıyor intikamını."

"gece uykusuzdur/çünkü herkes onu uyur."

"çocukluğun en büyük zenginliği ne engin sorumsuzluğu,ne ana kucağının sonsuz güveni, ne de çocukluk denildiğinde ilk akla gelen benzeri şeyler galiba; bence, onun en büyük zenginliği, geleceğe inanç duyabilme duygusu. ancak bunu yitiren çocuk, başka biri olmayı başarır. başka biri olmak, büyümektir."

"bir nedeni yok gülmezliğimin/belki akşama bir şey kalmaz/sabahki halimden/içimde aynı kavun acısı/vapur dağılırken."

"cehenmmen diğer insanlardır." sartre

"yastığımdan kuşkulanırım... o da yalan." fikret kızılok

"GÖMMEDEN ÖNCE BİRAZ GEZDİRİN BENİ."

"Aşkım değilsen haber ver benzerimi!"

"seni bilmek ne uzun kelime, ne acaip ilgi."

"İnsan süsüdür günah."

"Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem/yalnızlığın başkenti orası." Cemal Süreya

"VE BEN BÜYÜDÜM BİR GECE." Emre Sururi

"Saklamanın en iyi yolu fazla görünmektir."

"Dönülmez sözler verdim, döndüğümde çaresine bakarım."

"Irsidir aşk babadan oğula geçtiği gibi geçer bir aşktan diğerine." Murathan Mungan

"Eskitiyorum, eskitiyorum değişmiyor ne kadar güzel olduğun."

"al yüzüm sende kalsın, ver sesin bende."

"çöz beni/sana dokunabilecek kadar."

"yılın en beklenmedik günüydü yalnızlık..."

"bana savaşlardan hiç sözetmedin anne."

"ki belki
maddenin en küçük parçası atomdur diyen
hesaba katmamış aşkları."

20 Haziran 2008 Cuma

Fiona


20 Paziran Cuma, saat 15:00. Ruhsuz günüme şenlik havası getiren bişey oldu: FIONA APPLE. Hayranları O'na kısaca Fifi diyorlar.


"Get Gone, Paper Bag, Sleep to Dream" ilk tanıştığım şarkıları. Sesiyle dans ediyo adeta! İniyo, çıkıyo, kızıyo, inciniyo.. Yaşayarak söylüyor kısacası şarkılarını, konuşuyo bizimle.


Kendisine aitmiş tüm şarkıları. Sırf albüm çıkarmak için şarkı yazamadığını duymuştum kendisinden bir röportajında. Bu yüzden ilk albümünden sonra uzun bir sessizliğe gömülmüş. Birikmeyi beklemiş. Şimdi anlıyorum..


Unutmadan Türkiye'de de güzel şeyler oluyor artık. En yakın örnek: Yasemin Mori.
hayat çiziyor, silgi olmadan.

19 Haziran 2008 Perşembe

sizin hiç babanız öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya

18 Haziran 2008 Çarşamba

kim silinmek ister ki bir hafızadan?

Abidik gubidik fotoğraflarım geçti elime. Bir karton kutuda harman olmuş on yaşım, yirmibeş yaşım, onaltı yaşım... Birinde saçlarımı kendim örmüşüm. Örüklerimin biri kalın biri ince. Önlüğümün üzerindeki beyaz yakam tertemiz. İlkokul üçüncü sınıfta olmalıyım.

Birinde upuzun saçlarımı kestirmeden önce çektirtmiş annem. Siyah beyaz bir fotoğraf. Yukarıda bir yere baktırıp yandan çekmiş fotoğrafçı. Pek ulvi, pek Cahide Sonku duruyorum. Belime gelen saçlarım az sonra kalın bir örük olarak babaannemin sandığında saklanmak üzere kucağıma bırakılacak. Ve ben ertesi gün yatılı okula doğru yola çıkacağım. Babamla uzun bir tren yolculuğu yapacağız. Beni bekleyen okula doğru kanatlanırken annem arkamdan ağlayarak su dökecek...

Bir başka fotoğrafta saçlarım “Ajda” modeli kesilmiş ve nedenini kesinlikle anlayamadığım bir beğeniyle baklava kesimli beyaz bir küpe takmışım. Pantolon askılarım var ve şalvar pantolonumun altında da espadrillerim. Yazık olmasa yırtıp atacağım aman kızım görmesin diyerek ama bu sirk görünümlü seksenli yıllarımıza da kıyamıyorum öte yandan.

Acıklı bir komiği var o hallerimizin... Büyük hatıra! Üniversite birinci sınıf kimliğimdeki vesikalık ise tek kelimeyle korkunç. Perma modasına uymakla kalmayıp, fotoğraf karesinin tamamını kaplayan saçlarımın arasına Rosinate (Don Kişot’un eşeği) kadar küpeler yerleştirmişim. İri bir fino gibiyim ve büyük ihtimalle çok güzel olduğumu düşünüyorum. Giderek değişen hallerimin arasındaki çocuk suretlerime içim acıyor baktıkça. Nasıl savunmasız, meraklı ve sevinçli görünüyorum. Her şeyden habersiz...

“Kutular kutular içinde ömrümüz saklı” diyordu Ferhan Şensoy bir oyununda... Atılmıyor, olmuyor işte... Nasıl çöpe gider şu güzelim Tayland fotoğrafları, şu sarı tişörtlü, meyve suları ve kahkahalarla baki kalan o kısacık mutlu an? Ya da Venedik’te soğuk ama güneşli bir Pazar sabahını pembe kaşkolüm, çiçekli pencereler ve gondolcunun nike ayakkabılarıyla ölümsüzleştirmiş şu fotoğrafa kıyılır mı? Ya şu üç ayrı duvak? Arsızlık mı acaba bu fotoğrafları da saklamak? Geçmişi kör bir makasla oymak mı acaba tutarlı olan davranış?

Eski sevgilerin, eski sevgililerin varlığına tahammülsüzlük, çocuksu istekler getirir beraberinde malumunuz... Ondan bahsetme, ona ait hediyeleri yok et, onunla olan fotoğrafları yırt... Geçmişinin o bölümünü kesip at! Hiç yaşamamış ol! “Onu benden çok mu sevdin?” soruları gelir ardından. Onunla gidilmiş kentlere, onunla görüşülmüş arkadaşlara, onunla dinlenilmiş şarkılara kesin yasaklar getirilir sonra... Bir önceki kişi hep merak edilir, sorgulanır, didiklenir, bir hayalete can veren endişeler ve kıskançlıklar sonunda bir ilişkinin ölümüne sebep olur... Eeee ne olacak şimdi bu ilişkiden kalanlar? Kim silinmek ister ki bir hafızadan, bir adres defterinden, bir anılar topluluğundan? Birini sevmek geçmişini silmekle sildirmek istemek demek değil artık öyle iyi biliyorum ki...

Hani binlerce minik fotoğraftan oluşan bir kolaj şekli vardır. Uzaklaştıkça o binlerce fotoğrafın bir insan yüzü oluşturduğunu fark edersiniz... Hani Truman Show isimli filmin afişi de böyleydi. Film boyunca gördüğümüz yaşamından binlerce kare Truman’ın bir portresini ortaya çıkarıyordu...Bütün küçük, dünyevi, boş işlerden ve kendimizden bir parça uzaklaşıp uzaktan baksak kendimize... Geçmişimizle, anılarımızla, sevdiklerimizle, küstüklerimizle... Hepsi bizi oluşturmuyor mu nihayetinde? Yırtılıp atılan her fotoğraf suretimizden eksilen bir parça değil mi aslında?..

İclal Aydın

17 Haziran 2008 Salı

Yaşam Kitabı'ndan..




İdeal peşinde koşan, sevgiyi bilemez. İdeal peşinde koşan, taklit eder, bu yüzden sevemez. Çünkü cömert olamaz ve kendisini düşünüp durduğu için özgür olamaz!

KRISHNAMURTI (Yaşam Kitabı)

15 Haziran 2008 Pazar

süsler


dekoratif toplar

Patikler




Renkler


HERŞEY DÜZELİR AMA HİÇBİR ŞEY SÜRMEZ. HİÇBİR ŞEY DÜZELMEZ AMA GENE DE SÜRER.

pazar notları :)

her pazar Haşmet Babaoğlu'nun "Pazar Notları"nı okumak, haftaya en güzel noktayı koymak benim için.

www.sabah.com.tr

söz

"İnsan - işte tüm sır burada. Bu sır üzerinde çalışıyorum, çünkü kendim de insan olmak istiyorum." 

Dostoyevski

alıntı

Girdiğim her sokak çıkmaz artık/bunu bir işaret sayıyorum/öte taraf çok karanlık bu taraf çok tanıdık/ hiçbirini umursamıyorum/siz yol aldığıma bakmayın, aldanırsınız/ aslında kıpırdamıyorum.

14 Haziran 2008 Cumartesi

vintage







görsel sanatlar daha çok ilgimi çekiyo küçüklüğümden beri.


annem hep anlatır, bacak kadar çocukken bile günde dört kez elbise değiştirirmişim. sokakta biraz atlar zıplar, sonra eve gider üzerime başka cicilerimi giyer tekrar oyuna devam edermişim.


anneeee neden o cicilerimi saklamadın benimmm?! minik Heidi giymişti onları.. :(